Üniversitemiz Düşünce ve Sanat Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin düzenlediği “Sosyoloji Güncesi” söyleşi dizisinin yeni oturumu, “Türk Sosyolojisinin Kaynakları: Sosyolojimizin Pre-Historyasında Bir Gezinti” başlığıyla gerçekleştirildi. Moderatörlüğünü Üniversitemiz İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Vefa Kaya’nın üstlendiği oturumda Ondokuz Mayıs Üniversitesi İnsani ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. İlyas Sucu konuşmacı olarak yer aldı.
Nasihatnameler ve Sefaretnameler Türk Sosyolojisinin Temellerini Oluşturuyor
Etkinliğin konuşmacısı, OMÜ İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. İlyas Sucu, Türk sosyolojisinin 1914 öncesindeki kaynaklarına odaklandığı sunumunda, 16. yüzyılın son çeyreğinden 19. yüzyılın ilk yarısına kadar olan yaklaşık iki buçuk asırlık dönemi ele aldı. Sucu, Türk sosyolojisinin modern tarihinin genellikle 1914’te Ziya Gökalp’in Darülfünun’daki ilk dersiyle başlatıldığını, ancak sosyolojiye kaynaklık edebilecek Osmanlı-Türk düşüncesi içerisinde çok daha geriye giden bir birikimin bulunduğunu katılımcılarla paylaştı.
Sosyoloji–Tarih Bağı: Hafıza ve Bilinç Vurgusu
Sözlerine sosyoloji ile tarih arasındaki yakın ilişkiyi anlatarak başlayan Doç. Dr. Sucu, toplumsal olayların yalnızca “malzeme” olarak tarihten devşirilmediğini; asıl öneminin anlamlandırma ve yorumlama biçiminde ortaya çıktığını belirtti. Toplumu, kişiyi ve olayı kavramanın en güvenilir yolunun “onun tarihine bakmak” olduğunu ifade ederek sosyolojinin hafıza–bilinç ilişkisi üzerinden güç kazandığını ifade eden Sucu bu bağlamı somutlamak için “hafıza kaybı” örneklerinden ve “Memento” filminden hareketle kimlik bilgisinin hafıza ile kurduğu bağı hatırlattı. Sunumunda 16. yüzyılın son çeyreğinde başlayıp 17. yüzyıl boyunca etkili olan nasihatnameler ile 18. yüzyıl ve 19. yüzyılın ilk yarısında etkili olan sefaretnameleri karşılaştıran Doç. Dr. Sucu, nasihatnamelerin Osmanlı’nın kendi kaynaklarını, geçmişini ve geleneğini esas alarak yenileşmeye çalıştığı “kadime nispetle muhasebe” dönemini temsil ettiğini belirterek, bu dönemde Osmanlı, içe dönük bir perspektifle kendi geçmişindeki “kanun-u kadim” (denenmiş iyiler) üzerinden çözüm arayışına girdiğini kaydetti. Sefaretnamelerin ise Osmanlı’nın dışarıya, özellikle modernleşen Avrupa’ya bakarak “cedide nispetle muhasebe” yaptığı bir dönemi işaret ettiğini ifade eden Sucu, bu iki paradigmanın Türk sosyolojisinin oluşumunda kritik bir rol oynadığını dile getirdi.
16. Yüzyılda Osmanlı’nın Karşılaştığı Değişimler
Doç. Dr. Sucu, nasihatnamelerin ortaya çıkışını küresel ölçekteki bir dizi değişime bağlayarak: “1492’de Amerika’nın keşfiyle Avrupa’ya akan altın ve gümüşün dünya ekonomilerinde enflasyona yol açması, coğrafi keşiflerle Osmanlı’nın Akdeniz ticaretindeki hakimiyetini kaybetmesi, 16. yüzyıldaki yoğun nüfus artışı, iklim değişikliklerinin yarattığı gıda tedarik sorunları ve klasik savaş düzeninin değişmesi bu faktörler arasında yer aldı.” açıklamasında bulundu. Doç. Dr. Sucu, 1571 İnebahtı Deniz Savaşı’nda Osmanlı’nın yenilgisinin önemli bir kırılma noktası olduğunu ve bu gelişmelerin Osmanlı’yı idari, mali ve askeri açıdan ciddi bir bunalıma sürüklediğini kaydetti.
Osmanlı’dan Kalan Türk sosyolojisinin İlk Kaynakları
Sucu, nasihatnamelerin en önemli özelliklerini “Osmanlı’nın kendi üstünlüğüne olan inancını yansıtması, dış dünyaya değil içe bakması, Fatih-Kanuni dönemi arasındaki “altın çağ” uygulamalarına referans vermesi ve güncel pratik sorunlara pragmatik çözümler önermesi.” şeklinde sıralayarak Lütfi Paşa’nın Kanuni Sultan Süleyman’a sunduğu “Asafname”den Koçi Bey, Katip Çelebi, Hasan Kafi Akhisari ve Sarı Mehmet Paşa gibi isimlerin eserlerine kadar uzanan bu geleneğin, bazı sosyologlar tarafından “Osmanlı’dan kalan Türk sosyolojisinin ilk kaynakları” olarak görüldüğünü katılımcılara aktardı.
18. Yüzyılda Sefaretnameler Dönemi
Doç. Dr. Sucu, 17. yüzyılın sonunda, özellikle Karlofça Antlaşması ve 2. Viyana kuşatması sonrasında Osmanlı’nın askeri savunmacı modernleşmeye yöneldiğini ve Batı bilgisinin yoğun bir şekilde Osmanlı düşünce dünyasına girmeye başladığını ifade etti. 1721’de Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin Paris sefaretnamesiyle başlayan bu yeni yazım türünün, Osmanlı’nın artık bir “medeniyet bunalımı” yaşadığı dönemine işaret ettiğini belirten Sucu: “Bu sefaretname Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifadesiyle, Osmanlı’daki o değişim-dönüşümü en iyi anlayabileceğimiz, hatta bir program fikrinin kendi içerisinde gizli olduğu önemli bir eser.” dedi. Sefaretnamelerin iki önemli sonucu olduğunu vurgulayan Sucu, bunlardan birincisinin İbrahim Müteferrika’nın kurduğu matbaa ile teknik modernleşmenin başlaması, ikincisinin ise Avrupai yaşam biçiminin Osmanlı üst bürokrasisine entegre edilmesi olduğunu söyledi.
Nizâm-ı Cedid ve Modernleşme Çabaları
1730’larda İbrahim Müteferrika’nın layihasında karşımıza çıkan “Nizâm-ı Cedid” (Yeni Düzen) kavramının, zaruretten dolayı Batı’dan alınması gereken bir nizam olarak tanımlandığını belirten Sucu, bu dönemden itibaren Osmanlı’nın kendi geçmişine dönük bir şüphe geliştirmeye başladığını ifade etti. 1793’te Viyana sefiri Ebubekir Ratib Efendi’nin dört temel unsur üzerine durduğunu aktaran konuşmacı, bunları “eğitimli ve disiplinli bir ordu, düzenli bir maliye, dürüst ve okumuş memurlar, halk arasında ekonomik düzen ve refah” olarak sıralayarak bu unsurların dönemin Avrupa’sında etkili olan “kameralizm” yönetim anlayışını yansıttığını vurguladı. Sadık Rifat Paşa’nın 1837-1839 yılları arasında Viyana’da bulunduğu dönemde kaleme aldığı eserlerin Tanzimat Fermanı’nın temellerini oluşturduğunu belirten Sucu, sefaretnamelerin Osmanlı modernleşme tarzını belirlediğini söyledi.
Kadro İhtiyacı, Aydın Prototipi ve Türk Sosyolojisine Etkiler
Doç. Dr. Sucu, sefaretnamelerin ortaya çıkardığı en önemli sonuçlardan birinin, modernleşmeyi yürütecek kadro ihtiyacı olduğunu anlattı. Bu ihtiyacın dört farklı yolla karşılandığını belirten Sucu, Batı’dan uzman getirme (Humbaracı Ahmed Paşa gibi), daimi büyükelçiliklerde yetişen bürokratlar (Mustafa Reşit Paşa, Ali Paşa, Fuad Paşa), Avrupa’ya öğrenci gönderme ve tercüme odası gibi kurumlar üzerinden kadro oluşturma örneklerini sıraladı. Sucu, bu iki yazın türünün Türk sosyolojisinin doğuşuna kaynaklık eden ana damarlar sunduğunu; bilginin ister kadime ister “cedid”e yaslansın çoğu kez devlet merkezli bir modernleşme ekseninde örgütlendiğini söyledi ve bu nedenle sosyolojimizin, Osmanlı-Türk modernleşmesini sorun alanı olmaktan çıkarma hedefiyle sık sık temas kurduğunu belirtti. Doç. Dr. Sucu Ahmet Cevdet Paşa’nın “Tezâkir”inin yöntem ve tema bakımından bu sürekliliği güçlendirdiğini sözlerine ekledi. Oturumun sonunda programın moderatörü Vefa Kaya’nın sorularına yanıt veren Doç. Dr. Sucu, Türk sosyolojisinde nasihatname kültürünü devam ettirmeye çalışan Baykan Sezer-Kemal Tahir ekolü gibi içe dönük bir damarla, Batı’yı normatif bir ideal olarak gören batılılaşmacı yaklaşım arasında bir ikileşmenin varlığını teyit etti.
Sosyolojinin sadece “olan”ı incelemekle kalmadığını, aynı zamanda bir “sosyolojik muhayyile” taşıması gerektiğini ifade eden Sucu: “Sosyolojik muhayyileyi eksik bıraktığımızda, oranın daha çok teknikalizme döndüğünü düşünenlerdeniz.” dedi. Program hediye takdimi ardından sona erdi.
Düşünce ve Sanat Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin “Sosyoloji Güncesi” başlıklı söyleşi dizisi, alanında uzman isimleri akademik camia ile buluşturmaya devam edecek.








